12 Mart 2010 Cuma

Merkeze bir kiii...

Komedi bonbardımani hiç bitmiyor bizim evde şu sıralar. Unutmamak için taze taze yazayım istedim.
Az önce poposunu yıkamak için yanına gittim. Banyonun havalandırma motorunu çalıştırmamı istedi. Çalıştırdım ve kapattım.
"Kapatmaa!"
"E çok gürültü oluyor ama."
"Olsun."
"Başım ağrıyor ama..."
"Ağrısın."
"E üzülürüm ama."
"Üzül."
"O zaman giderim ben de."
"Giiit. Ben de giderim o zaman."
"Sen nereye gidersin?"
"Antalya merkeze.":)))))

Babasının arada sırada iş için gittiği Antalya hakkında sohbetimiz pek olmaz. Hele ki "Antalya Merkez" diye bir tanımı bugüne kadar kullanmışlığımız yoktur.:)

Kurbağalar...

Barış tuvalette oturuyor ve yine her zaman ki gibi kendi kendine konuşup şarkı söylüyor. Sonra bana sesleniyor: "Annecim kurbaalar tatlı denizlerde aşar(yaşar) dii mi?"
"Evet, tatlı sularda yaşarlar." :DDDD

10 Mart 2010 Çarşamba

İnciler...

Barış Tuna Meydancı. 3,5 yaşında. Yani tam olarak 3 yıl, 6 ay, 26 günlük...

Akşam saatlerindeki incilerinden aklımda kalanlar:

"Anne bunu niye aldın? Bu bana ait."

* * *

Anne çekirdek yiyor ve iki kâse de kucağında. Kâseleri alıp ortamıza koyuyor; "Eğer ortada durursa ikimiz de kullanabiliiz."

* * *

Ve bomba;
Anne Barış'ın yüzüne uzun uzun bakar ve sorar, "Barış Bey, bu güzelliğinizi neye borçlusunuz?"
Barış duraksamaksızın cevap verir: "Mutluluğa boşçluyuz!"

!!!

Of kuzu of! Bayılıyorum sana.:)))

6 Ocak 2010 Çarşamba

Hayal Gücü





Elbette ki yaşanmış çok şey var, büyük adımlar, küçük-büyük değişiklikler vs... Ama anne kişisi kendini bir yola attı ve bu günceye not düşmeye fırsat bulamıyor. Aslında en başta "neden böyle bir günce olsun ki?" sorgusuyla duraladı. Sahi, neden olsun? Neden anne babalar özelde ya da genelde çocuklarının ayak izlerini detaylarıyla not etme eğilimindeler bu zamanlarda? Bu kimi memnun ediyor ya da edecek? Ne kadar gerekli? Unutmamak içinmiş, peh! Unutsak ne olur ki? Geçmiş gerideki bir zaman dilimi, bugün, şu an bunu hatırlayınca ya da başkalarına hatırlatınca ne hisseder insan? Başı göğe mi erer, bir basamak yükselir mi, çocuklarından teşekkür mü alır, verdiği değerin kanıtı mıdır, büyüdüklerine ağlayıp sızlanır mı, ne olur yani?

Her neyse, ben bunların hepsini şu anda rafa kaldırıp, az önce kuzuyla yaşadığımız diyaloğu 'tarihe not olarak' düşmek istiyorum.:)

Misafircilik oyunu oynanır bizim evde. Anneye gelen arkadaşlar daha kapıdan adımlarını attıkları andan, çıkana dek geçen sürede tüm detaylar Barış kuşunun hafızasına yer etmiştir ve bunu göstermeyi sever.:))

Bu akşamki oyun yine "ding dong!" sesiyle başlıyor. :)

Anne: Aaa Barışcığım gelmiş, hoşgeldiiin!

Barış o sırada ayakkabılarını çıkarmakla meşguldür ve yüzünde memnun bir gülümseme vardır.
Ayakkabılarını çıkardıktan sonra terlik vermemişsem bir yere kıpırdamaz ve bekler.:)))

Barış:Hoşbuuuduk!
Anne: Gel otur şöyle.
B: Tamam
A: Nasılsın?
B:İyi
A: Ne yaptın bugün oğlum.
B:İşe gittim
A: Aaa öyle mi? Ne iş yapıyorsun sen?
B:Otomatik işi.
A: O ne oğlum? Nasıl bir iş bu?
B: İş gibi iş.
A: Hıı anladım, peki ne yapıyorsun bu işte?
B: Çalışoorum.
A: Çok güzel, nasıl çalışıyorsun peki?
B: İşe gidince çalışoorum.
A: Tamam bu böyle olmayacak başka şekilde sorayım, neler yaptın bugün?
B: İş yaptım.
A: !!! Peki nasıl yaptın?
B: Bi adan(adam) geedi, çoona kasaba kurduk. Kasabaya bi örüncenk geldi, bis onu öldürdük.
A: !!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!! Boşver oğlum ne iş yaptığını, sen ne içersin onu söyle.
B: Çikolatalı kaffe.

2 Eylül 2009 Çarşamba

Bu gerçekten 'Kayda Değer' ;-)

Televizyonda bir reklam çıktı. Deterjan reklamı. 30'lu yaşlarına yakın, sarışın, uzun saçlı bir kadın, bembeyaz elbiseler ve taze çiçekler içinde salınıyor. Persil reklamıydı. Kuzucukla koltukta oturuyoruz. Bir yandan yoğurt yediriyorum. Ekrana bakarken tatlı tatlı gülümsemeye başladı.
"Güüsel kıs!"
Ben şaşkınlıkla "Nasıl nasıl?" diye sordum.
Yine tatlı ve muzip bir gülümsemeyle "Çok güüsel kıs," dedi.
"Nasıl anladın güzel olduğunu? Yani nesi güzel?" diye sordum kahkahayı koyvermek üzereyken. Bana döndü, eliyle çenemi tutup, "Sen de güüsel kıssın," dedi. :)))))

İçimin yağlarının nasıl eridiğini söylememe gerek var mı?:)
"Sen de çok güzel çocuksun oğlum, biliyor musun?"
"İilet!" (Evet);-))

9 Mayıs 2009 Cumartesi

Bir pazar günü... Sabah havanın güzelliğini değerlendirip soluğu Özgürlük Parkı'nda almışız. Güzel bir kahvaltı, sonra çayır çimen oyunları, oyun parkında koşturmaca, pamuk şekerleri lüpletmece falan derken geze geze akşamı etmişiz. Bu arada parkta bize eşlik eden Eylül ablamızın babası Cihan eniştenin şapkasını görüp, hemen kafaya geçirmişiz ve akşama kadar o şapkayı birinin kafadan çıkarması mümkün olmamış.:) Ve hatta öyle ki, akşam banyomuzu yapıp, hemen kafaya geçirmişiz yeniden şapkayı. Nedense şapkayla kendimizi pek bir havalı buluyoruz.:)) Mesela böyle takma şeklini biz göstermedik, kuzu kendisi keşfetti. Şapkayı kafasında evire çevire, yüzünü türlü şekillere sokup durdu bütün gün.
Koltuğun üstünde boş bir bilgisayar bulup, fırlıyor hemen yanına.

Bilirmiş gibi küçük parmağını dolandıra dolandıra kürsörü hareket ettirmeye çalışıyor.

Ben de bu halini görüp, kapıyorum fotoğraf makinasını hemen.

Tam dalmış uğraşırken, flaşla kendine geliyor. Atlıyor koltuktan, geliyor yanıma. Oğlum, diyorum, daha fotoğraf çekmedim. Sen yine git otur, çekeyim de öyle bakarız birlikte.
Sonra Barış Bey'in şovu başlıyor.:) Tam anlamıyla rol yapıyor ve ben de patlatıyorum bir bir flaşları.








Bu akşam da benzer bir durum oldu. Sabah yazlıklarını çıkarırken, üstüne olanı olmayanı ayırıyordum. Babasının daha 1,5 yaşındayken aldığı Galatasaray forması da büyük olduğu için dolabın kıyısına köşesine atılmıştı. Bir anda "Ci bo book" diye heyecanla bağırmaya başladı. (Tabii Beşiktaş taraftarı bir anne olarak bu tanımı beni pek memnun etti.:) Evet oğlum aynen o son dediğinden, diye güldüm.:)) Formayı üstüne giymek istedi. Giydirdim mecbur. Ve o formayı hâlâ çıkarmam mümkün olmadı, keza şu anda altında pijama, üstünde formayla uyuyor.:)Akşam saatlerinde uykudan ne yapacağını şaşırmış bir halde koltuğun altına girmiş sürünüyordu. O kadar güzel görünüyordu ki, hemen makinayı kaptım yine. Ve tabii görür görmez kendi fotoğraflarını görmek için durumunu bozup yanıma geldi. Yine "Oğlum biraz fotoğraf çekelim, öyle bakarsın. Hadi git yine koltuğun altında poz ver, dedim. Bu çocuk sahiden poz vermeyi biliyor. Bakar mısınız?:)











Bu fotoğrafları çekerken aramızda hiçbir diyalog geçmiyor. Tüm pozları nasıl vereceğine kendi karar veriyor. Fotomodel yapçaz biz oğlumuzu.:PPPP
Bu poz verme macerasının daha çok örneği var elimde. Deleyip toparlayıp ekleyeceğim bloga. Olur da yarın öbür gün oyuncu falan olursa, adam olacak çocuğun poku niyetine gösteririz millete.:PPP

27 Nisan 2009 Pazartesi

Bir Gün 37 Saat Olsa...


Hesapladım; eğer bir gün 37 saat olursa planladığım her şeyi bir güne sığdırıp, yetiştirebileceğim.:( Listemin başında gelenlerden biri de bu blog. Oğlumun detaylarını not düşebileyim istiyorum ama ne mümkün? Bir post hazırlamanın ne kadar zaman aldığını bunu yapanlar bilir.
Ama bazen dürtükleyici olaylar yaşanıyor ve gaza gelip oturuyorum başına, yazıyorum el çabukluğuyla bir şeyler.
Dün Ayşe Teyzemiz blogumuza baktığını söyleyince, ne zamandır el sürmediğimi hatırladım. Ayşe Teyzemiz annemizin yeni arkadaşı.:)
Uzatmadan detayları sıralayayım.
Bilen bilir, oğlumun geç konuşmasından hep şikayetçi olmuştum. İlk kez 6 aylıkken 'cici' dediğinde, çabuk konuşacağını sanmıştım ama düşündüğüm gibi olmadı. Şimdilerde o kadar çok konuşuyor ki, sevineyim mi, şikayet edeyim mi bilemiyorum.:) Kelimeleri kendince söyleyişine bayılıyorum. Hele şarkılar... Okulda öğrendiği "Çüçük kuğba", "Kutu kutu peğse", örümcekli bir şarkı olduğunu sandığım ama sözlerini hâlâ çözemediğim şarkı her gün dilimizde. (Kutu kutu pense'yi annesiyle rap tarzı söyleyip, sonuna da "yo, yo" ekliyor.:)) Bir de çizgi film şarkıları var; ingilizce, japonca, türkçe demeden hepsini ezberlemiş, ağzında yuvarlaya yuvarlaya söylüyor. Tabii ortaya uğultu şeklinde tek bir ses çıkıyor ama olsun.:)
Okulumuzu hâlâ çok sevmeye devam ediyoruz. Evde "Emineee, Emineee" diye öğretmenimizi sayıklayıp duruyoruz.:) Ağlarken "Okula gidelim mi Barışcım?" diye sorsam, hemen ağlamasını kesip başını sallayarak "Hığ hı" diyor.

Geçenlerde 23 Nisan partisi yapmışlar, bütün gün eğlenceler, oyunlar, yemekler... Ben de olsam severdim böyle okulu.:)

Kitap okumak hâlâ favorimiz. Yeni kitaplarımız Deniz Kıyısında, Karlı bir Gün, Rüzgârlı bir gün, Gölde ve fotoğraftaki minik hayvanlar kitaplarımızı maaile ezberledik.:))

Birkaç hafta önce babamız saçlarımızı kestirdi. Yakışmasına yakıştı ama ben bu kadar kısalmış hâlini görünce kıyamet koparttım.



Nutella'yı dolu sanmayın.:) Makinaya konulmadan önec dibini sıyırıyoruz.:)


5 nisan 2009'da ilk kez tiyatroya gittiğimizi de ekleyeyim. İlk perde harika geçti; kuzucuk o kadar mutlu oldu ki, oyunun ortasında boynuma sarılıp sarılıp öptü, teşekkür anlamındaydı sanırım.;-) İkinci perdede biraz korktu, biraz sıkıldı. Oz büyücüsü'ne gitmiştik bu arada. Pek doğru bir seçim değilmiş ilk oyun için. Çıkmak istedi, çıkarttım ama içeride babası ve Doruk abisi kalınca mutsuz oldu, yeniden girmek istedi. Gürültü yapmayacağına dair söz aldım ama verdiği sözü elbette ki tutamadı. Yeniden dışarı çıkarmak zorunda kaldım. Bu kez babası ve Doruk abisi içeride kaldı diye daha büyük bir gürültü koparttı. Hatta öyle ki hem bütün tiyatro, hem kadıköy bizi izledi diyebilirim.:( Kendini Süreyya Operasının ortasında yere attı, yerden ben değil, kelli felli adamlar kaldırmaya çalıştıysa da gücümüz yetmedi. Zar zor dışarı çıkardık, bu kez de Bahariye caddesine show yaptık; ağlamalar, bağırmalar, anneye vurmalar, kendini yerlere atmalar... Neyse, daha anlatmayayım, oğlum üzülmesin.:)

Şimdilik detaylarımız bu kadar. Söz, eğer bir gün 37 saat olursa, buraya daha çok detay yazacağım.:P

6 Mart 2009 Cuma

Büyüyorsun...


Hızına yetişmek ne mümkün?
Sana bayılıyorum Barış; "addee" diye günde en az 150 kez seslenişine, kakanı yaptığında temizletmemek için binbir çaba gösterişine, inatla uyumayıp ortalığın tozunu attırışına, okula sevinerek gidip, almaya geldiğimde koşa koşa çıkışına, telefonu her eline aldığında İde'yle konuşuyormuş numarası yapmana, sevdiğin insanları sürprizle karşında gördüğünde utangaçlıkla her şey normalmiş gibi hareketler yapışına, mızıka çalışına, makası-artık- ustalıkla kullanışına, özellikle yemek için sabırsızlanışına, sebze yiyesin diye yaptığım binbir türlü taklayı fark edip, özellikle yemeğin içinden sebzeleri sallayarak ayırmaya çalışmana, kitap okumana, deli gibi uykun geldiğinde illâ ki havuç yemek istemene ve çoğunlukla havucun dibi koltuğa, başın da yastığa düşmüş bir halde bir anda uyumaya başlamana, bisikletinle hızla giderken evi ralli alanına çevirmene, zoraki mızıkçılık ve mutluluk mimiklerinin abartılığına, topu -niyeyse- yandan kaçamak bakışlarla atışına, her sinir çığlıklarından ağlayışlarından sonra 'küşşşş' diye o dolma parmaklarını uzatıp küsmene, kelimeleri kendince söyleyiş biçimine, gülüşüne, kıkırdamana, şen kahkahalarına, uyuyor numarası yaptığımda gelip yanağıma kondurduğun o doyumsuz öpücüğe (ve yine niyeyse alnıma iki kez vurup gitmene), her uykun geldiğinde çoraplarını çıkartmana, aldığını yerine koyma ısrarına, tombul gıdına, küçük burnuna, kocaman göbeğine, saçına, kaşına, gözüne, herrrr şeyine BAYILIYORUM!
Bir tek şu hastalıklarını sevmiyorum. Yine hastasın...

9 Şubat 2009 Pazartesi

Yine Nostalji...

Fark ettim ki çok uzun zamandır fotoğraf bastırmıyormuşuz. Yani kabaca bir hesapla 8 aylıktan bu yana! :))) Oğlum Şubat 14'te 2,5 yaşını dolduracak, elimizde bir yığın fotoğrafı var ama hepsi dijital kayıt olarak. Ben de iki gündür bunu iş edinip, o zamandan beri tüm fotoğraflarını tarayarak tab ettireceklerimin dosyasını oluşturdum. Bu bize pahalıya patlayacak gibi görünüyor çünkü yaklaşık 300 tane fotoğraf seçmişim.:) Neyse, zaman içinde yavaş yavaş yaptırırım, önemli olan seçimleri yapabilmekti.
Bu kadar fotoğrafı elden geçirince de oğlumun bloğuna nostaljik bir post hazırlayayım dedim. Tabii kısıtlı birkaç parçayla.:)
İki gündür oğlumun bebekliğiyle yatıp kalkıyorum desem yeridir. Bu fotoğraf işi iyi bir şeymiş, insan biraz da olsa özlem gideriyor.

İyi seyirler...

Visit www.moblyng.com to make your own!

5 Şubat 2009 Perşembe

Kuş Macerasında Hazin Son

Yok yok, ölmedi kuşumuz, ama artık bizimle değil, hazin son ayrılık oldu!

Barış'ımın bundan birkaç ay önce alerjik olduğunu öğrenmiştik. En son uzun süren bu haftaki hastalığında, daha önceden doktorumuzun yönlendirdiği gibi alerji uzmanına göründük. (Yarın öbür gün hatırlayabilmek için detayları da not edeyim; daimi doktorumuz Hasan Ünlütürk. Medipol'de tanışmıştık kendisiyle ama şu anda Medical Park'ta görev yapıyor. Yönlendirdiği göğüs hastalıkları uzmanı olan doktorumuz ise Bülent Karadağ. Academic Hospital'da görev yapıyor.) Bülent Bey'le bir muhabbet kuşumuz olduğunu söyleyince, o da sorunun bundan kaynaklanabileceğini söyledi. Alerjik durumu olanlara tavsiye etmezlermiş. Ama benim üzüldüğümü görünce bir test yapıp görebileceğimizi, belki de Barış'ın alerjisi çıkmazsa durumu ona göre değerlendirebileceğimizi söyledi. Tahlil formunu detaylıca doldurduk. Ama sonra bu test sonuçlarına genellikle kendisinin güvenmediğini, çünkü aslında tam sağlıklı sonuç vermediğini detaylı bilgilerle anlattı bize. Ve dedi ki, "Eğer benim bu durumda bir çocuğum olsaydı, evde tüylü hayvan barındırmazdım." Bu cümle kararımızı değiştirdi tabii ki.

Doktor çıkışı yolda epey gözyaşı döktüğümü söyleyebilirim. Öncelikle bilmeden Barış'ı bu sıkıntıya soktuğumuz için ve daha minicik bir yavru olarak aldığımız kuşu da sıkıntıya soktuğumuz için... Onu en kısa zamanda sağlıklı koşulları olan başka bir yere nasıl gönderebileceğimizi düşünüp duruyorduk. Bugün temizliğe Güleser Hanım geldi. İlginç bir rastlantı; onların da kuşu varmış ve bir gece önce çocukları annelerinden evdekine yeni bir arkadaş kuş almalarını istemiş. Paket hazırlandı, kuşumuzu gönderdik. Bu kadar gözyaşı dökeceğimi hiç sanmıyordum, henüz çok kısa bir zamandır bizimleydi çünkü. Hele bir de Barış kuşu oda oda gezip arayınca kendimi tutamadım. "Anne kuuuş?" diye sorup, ellerini de nerede der gibi açıp, şaşkın şaşkın gezindi durdu. "Oğlum kuş evine gitti artık. Annesi babası çağırmış, gitmesi gerekiyordu, gitti," dedim aptal aptal. Kuş eve geldiğinden beri ben annesi, Bülent babası, Barış da abisi olarak konuşuyorduk halbuki. Oğulcuğumun kafasını daha da karıştırmış olabilirim.
Doktora evde hiç hayvan besleyemeyecek miyiz, diye sordum, balık, kaplumbağa önerdi. Aman ne güzel!:( Ben hayvana hayvan demem, hayvanın tüyü olmadıkça...

Neyse, canım sıkkın, bugünü not edeyim istedim sadece. Ama bak bunu da buraya yazıyorum; bahçeli bir evimiz olduğunda dana gibi bir kangal ya da golden almazsam bana da Sema demesinler. Hem o zamana kadar belki oğlumun durumu da düzelmiş olur. Doktor ilkokula başladıkları yaşta hastalığın geçtiğini söylemişti. Zaten hayalimdeki bahçeli eve kavuşmamız en az o kadar yıl alır nasılsa.:)

Oğlumun son durumu iyi gibi. Pazardan beri ateş, kusma, öksürük, nefes sıkıntısı sürüyordu. Kafasını yastıktan kaldıramadı çok kez. Bir de öyle nazlı nazlı "Annneee" diyor ki, insanın içi eriyor. Kafasını kaldırdığı zamanlarda da haytalıkta üstüne yoktu. Evin her dakika ilginç bir yerlerini talan etmeyi becerebildi. Mesela tam oyuncak kutularını odanın ortasına boca edip, eline geçirdiğini yatağının arkasına, şuraya buraya sallıyorken gidiyorum yanına toplamaya, bir bakıyorum o sırada kitaplıktaki bütün kitapları yere indirmiş. Onları toplarken cd'lerini sallıyor her yana, onu toplarken mutfaktaki bir bardak suyu yere boca etmiş oluyor. Onu silerken eline geçirdiği cep telefonumla birilerini çaldırmış ve bıdı bıdı ederken buluyorum. Bunların hepsi aynen sıralandı, yalan yok valla. Ah pardon unuttum, yine bu hengame arasında yeni takılmış kağıt havluyu neredeyse sonuna kadar açmış bir halde buldum. Tam kızmak için girişimde bulunuyorum o sırada yavuz hırsız misali başlıyor, "Kuüüüssşş!" Çok küsüyor şu sıralar bana.:))) Bir de parmaklarını küs şekline getirmeye çalışıyor.:)) Bu hafta okula da gidemedi tabii, iyice sıkıldı yavrum.

A aa, ne oldu bana böyle, yazdıkça yazasım geliyor.:)) Mesela okuldan bahsedeyim biraz; öğretmenini çok seviyor. Geçen hafta öğretmeninin kendi okulunda özel bir eğitime katılması gerekiyormuş, başka öğretmen kendi sınıfına aldı bunları, bizimkinin çok sıkıldığından eminim. Çünkü bu hafta birkaç defa "Okula gitmek ister misin Barışçım?" diye sordum, "Haayıy," dedi.:) Ne hoş oluyormuş, insanın çocuğunun kelimelerini bir yerlere yazması.:) Ebruya hep özeniyordum, başladık biz de en sonunda. Geç oldu ama 2,5 yaş itibariyle artık konuşmaya başladığımızı söyleyebilirim. Gerçi hâlâ konuşmaya tenezül etmiyor ama işine gelince öyle güzel anlatıyor ki. Kelimelere dili dönmüyor, mesela kırmızı-kisım, yeşil-jeji, kamlumbağa-kapkap, penguen-penkuş, ekmek- ekik vs... Her tür kelimeyi bizden sonra tekrarlıyor artık ama kendi alfabesiyle.:)
Eskiden kafama takardım bu durumu ama artık saygı duyuyorum. Barış bunu seçiyor, bu kadar!
Neyse, parmaklarım yoruldu. Sonra yine yazarım. Oğulcuğumun okul çalışmalarının bir sergisini yapacağım yakında burada.
Ay bi dakka şunu da unutmadan yazayım, ingilizce dersinde izledim geçenlerde gizlice. Bu serseri kuzu ingilizceyi de öğrenmiş de bize çaktırmıyor. Öğretmen diyor ki; "turtle gelmiiiiş," bizimki bağırıyor "kapkap kapkap!":))) Öğretmen diyor ki, hadi şimdi öğretmen size goodbye desin, bizimki başlıyor el sallamaya.:)))

Neyse, bu kez cidden bitiriyorum...

25 Ocak 2009 Pazar

Eksikler

Şimdi yine uzun zamandır yazmıyordum edebiyatı yapmayacağım. Olmuyor işte, ne yapayım?:) Önce fotoğraf makinamız bozuldu, epey tamirde bekledi o yüzden fotoğrafsız yazı eklemek istemediğimden yazmamıştım sonra da ipin ucunu kaçırdım. Şimdi de fotoğrafsız yazı olacak çünkü makinamızın pilleriyle şarj aletini Ebru Teyze'mizde unuttuk, eğer bize günün birinde kargo yapacak olursa çekeriz.:P

Neyse, uzatmadan hemen özetleyeyim.

Biz yazmadığımız süreler boyunca önemli şu olayları yaşadık:

1) Can doğdu! Barış Can'ı çok sevdi. Hatta o kadar sevdi ki, bu kadar özlediği kimse olmamıştı. Onunla olmadığımız zamanlarda 'Ca?' diye Can'ı soruyor.:)

2) Okula tam gün başladık. Yine haftada üç gün. Okulda zaman geçirmeyi çok seviyor. Çok güzel çalışmalar yapıyorlar her hafta. Seramik çalışmalarına bayılıyorum. Bir de geçen gün ingilizce dersindeyken izleme şansım oldu, bu küçük hayta bize gıkını çıkarmıyor ama okulda neredeyse bülbül gibi. Hatta ingilizce öğretilen kelimeleri bile biliyor.:)

3)Acaba yazmış mıydım, Ebru'lara gittik mâile!:) Bu ilkti, çok güzel geçti. Bkz Ebrunun ve Ozlemin bloglari ilgili postlar/

4= bak y'ne yazmak kismet olamayacak gal'ba .]nk] b'lg'sayarin tu;larina b'r haller oldu\ yazdi[im karakterler .ikmiyor/ Off yine de azimliyim yazaca[im/ Yilbasinda Ebrularda ozlemlerle ve ebrularla birlikteydik/ O da cok guzel ge.t'/

5( Kus aldik!?( O da bug]n/ Adi KUS! Ne kadar yaratici bir isim degil mi_

Ben su tus sorununu halledeyim en iyisi/ Nokta b'le basmiyor yahu!

30 Ekim 2008 Perşembe

Bu Sene de Böyle Kutladık :)

Geçen sene böyle kutlamıştık, bu sene de böyle kutladık. Ömrümüz boyunca ve sonsuza dek her sene anlı şanlı kutlayabilmek dileğiyle...






















17 Ekim 2008 Cuma

Of bi rahat yok! :P

Bilgisayarda da film izlenebildiğini fark etmek ilginç geldi ona. Her zaman izlediği şeyi -nedense- daha bir dikkatle izledi. Ama bir türlü rahat edemedi.:)))